Bir Film için “İstanbul” ne demektir? Köprüler, Nostalji, Hüzün, Keyif

Özlem Tuğçe KAYMAZ profil resmi

Kategorisi : Türkiye Sineması

Yayınlanma tarihi : 21.02.2012

Etiketleri : hüzün, istanbul, italya, ferzan özpetek, hamam, keyif, nostalji

Editörün tavsiyesi


Ferzan Özpetek. Yönetmen

 İstanbul birçok sanat eserine birçok tarihi esere ev sahipliği yapmış, yüz yıllarca çeşitli medeniyetlere başkentlik yapmış bir kent. Başkentlik yaptığı dönemlerden itibaren bir kültür beşiği haline gelen İstanbul, günümüzde de “Kültür Başkentliğine” devam etmekte ve bunu haklı gururunu yaşamakta. Bunu yanı sıra, barındırdığı bu karmaşık kültür mozaiğinde çok sanat dalına da hem ilham kaynağı olmuş hem de ev sahipliği yapmış bir şehir. Coğrafi konumu gereği iki büyük bölümden oluşan İstanbul, aslında bir bölünmüşlük içerisinde bazen bir bağı bazense bir ayrışmayı temsil ediyor. İlham kaynağı olduğu sanat dallarından biri olan sinemada da, bir bağ mı yoksa bir ayrışmanın temsili mi tartışması çok uzun sürebilir, ancak ev sahipliği yaptığı filmler içerisinde bazılarında nostaljiye, hüzne, keyfe, ev sahipliği yaparken, bazılarında ise oryantalist bir bakış açısına, bir ayrışmanın belki de “öteki” olmanın kendisi oluyor. İşte bu bahsettiğim kavramların hepsini belki de daha fazlasını içerdiğini düşündüğüm bir film olan Ferzan Özpetek’in Hamam filminin İstanbul ile olan ilişkisini analiz etmek istiyorum.

1997 yılında Türkiye’de gösterime giren Hamam filminde, İstanbul’da yaşayan ve yıllardır görüşmediği teyzesinin vefatı üzerinde ondan kalan Hamamı görmek için İstanbul’a gelen Francesco’nun hem İstanbul’a uzanan yolculuğu hem de kendi içi dünyasına uzan yolculuğu izliyoruz. Bir arayışın hikâyesini bir Osmanlı kültür kalıntısında arayan bir İtalyan’ın hikâyesi yani Hamam.

Teyzesinin ölümüyle başlayan filmde, Francesco vakit kaybetmeden İstanbul’a gelir. Ancak İtalya’da karısıyla arasında geçen konuşmalarla birlikte anlayabileceğimiz en direkt mesaj oryantalist bir bakış açısı oluyor. Orhan Pamuk’un yazdığı romanlar ya da verdiği röportajlarda da verdiği imajda olduğu gibi, Türkiye Doğu’nun Batısı, ancak Batı’nın Doğusudur. Ferzan Özpeteğin Hamam filminde de bu çok yakın bir anlayışı görebiliriz. Ancak şunu da belirtmeliyim ki, bu filmin içinde barındırdığı kültür çokluğu “öteki” olmaktan çok “beriki” olmaya yakın bir anlayışı ifade ediyor. Yani filmdeki karakterlerin kendi öz düşünceleri olmaktan çok toplumsal bir kodlamadan bahsedildiğini söyleyebiliriz. Buna örnek olarak İtalyan çiftin evinde hizmetçilik yapan kadının da Doğu kökenli bir kadın olduğunu söylemem sanırım yeterli olacaktır. Yani söylemek istediğim şu ki, aslında filmde direkt olarak bir oryantalist düşünceye ulaşmak yerine, daha önceleri oluşmuş oryantalist düşüncelerin yeni kullanımından ve yeniden sunumundan bahsedebiliriz ki, İstanbul’u ilk gördüğümüzde kara çarşaflı kadınları görüyor olmamızda sanırım bu önyargılara ve bu bakış açısına en önemli örnek olacaktır.  Bu önyargılara başka bir örnek ise, Francesco ve karısı arasında geçen diyalog;  Türkiye’ye gitmek istemeyen Francesco’ya karısı şu ifadelerde bulunuyor: “Erkekleri orada daha çok sayarlar”. Bu diyalogda aslında ataerkil toplumlara karşı bir bakışı görüyoruz. Yanlış bir bakış açısı olduğunu kesinlikle ifade edemeyiz ancak bunun söyleniş şeklinin dezavantajlı konumu bence kültürel kodlamalar açısından ciddi bir problematikliği gözler önüne seriyor.

Francesco’nun İstanbul’a gelmesi ve teyzesinin evini görüp orada yaşayan aile tanışmasıyla birlikte bir anlamda önyargıları da kırılıyor. Çünkü onlara karşı kendini hem yakın hissediyor hem de teyzesinin duygusal bağ kurduğu bu şehri tanıdıkça, kendi içine yolculuğu da başlıyor.

Filmdeki aile figürü aslında bizim çok da görmeye alışık olduğumuz bir aile figürü değil, modernlik-geleneksellik tartışmasından uzak, belki de çok arada kalmış bir aile temsiliyle karşılaşıyoruz. Belki de Francesco’nun bu aile ile olan sıkı bağlarının temelinde de bu arada kalmışlık hissi yatıyor olabilir. Çünkü İstanbul’u tanımaya başlayan Francesco da bir arada kalmışlık hissine kapılıyor İstanbul ile birlikte.

 

 

Köprüler

İstanbul’un iki yakasını bir birine bağlayan iki ana köprüsü var bildiğimiz gibi, bir ucu Asya’ya bir ucu ise Avrupa’ya bağlanıyor. Benim İstanbul’daki ana köprüler ve ara köprülerle ilgili düşüncelerimi anlatmak için bir fıkraya başvurmak istiyorum.

Fıkra şöyle başlar, “ne neyin arasındadır, kim kimin uzağında”, birbirine çok yakın iki köy, kocaman bir vadi ile ayrılmaktadır, bu vadinin derinlerine doğru yapılan ve iki köy arasındaki tek bağı sağlayan tahta köprü bir gün yıkılır, şehrin Belediye başkanı bunu duyunca köylüleri ziyarete gelir, bu durumdan çok üzgün olan köylüler istekleri başkana anlatırken, küçük bir çocuk aradan kaçar, başkanın yanına gider ve şu sözleri sarf eder; “bir vadi, bu köyleri ayırır mı, yoksa birleştirir mi başkanım”der. Başkanın cevabı hazırmışçasına hemen gelir; “Köprüden önce mi? Köprüden sonra mı?... 

İşte aynı bu fıkrada olduğu gibi İstanbul’daki köprüler iki kıtayı bir birine bağlıyor mu? Yoksa ayırıyor da tek bir bağı mı bırakıyor uzun uzadıya tartışmak gerekli bence. Çünkü Fatih Özgüven’in İstanbul’da sinema, Sinemada İstanbul makalesinde belirttiği gibi “ Köprüler intihar edilemeyecek kadar kalabalık yerlerdir. Orada her zaman seni düşünen biri olur.”  İstanbul’un köprüleri de böylesine büyük bir anlamı temsil etmekte aslında, çünkü siz ne yaparsanız yapın orada birileri var. Bence bu yüzdendir ki, İstanbul ile ilgili yapılan çoğu filmde Galata köprüsü vardır, ya da son dönemlerin popüler görüntüsü Boğaz köprüsünü mutlaka görüyoruz. Bu da şunu gösteriyor ki, bir bağ kurma çabası var yönetmenlerde. Anlatmak istedikleri ya da varmak istedikleri bir nokta olmalı. Bir filmde hiçbir sahne tonlarca para harcanarak boşa çekiliyor olamaz.  Örneğin Fatih Akın’ın filmlerindeki köprü sahneleri, bize ait bizden “Yeni Bir Alman’ın” bir bağ kurma isteği, “ötekiliği” aradan kaldırma isteği olarak değerlendiriyorum ben. Aynı şekilde Hamam filminde bence filmin düğüm yerini olan, çok ciddi bir çözülmeye yol açan mektup okuma sahnesinde, İstanbul’un karanlık şehir atmosferini tamamen ittiği, seyirciye nefes almasına müsaade ettiği, bir vapur gezisi yapıyor Francesco, işte bu vapur gezisinde teyzesinin İstanbul’a olan aşkını ve hayranlığını, kendini buluşunu ifade ettiği noktada Boğaz köprüsünün altından geçiyor oluşur bence kesinlikle bir tesadüf olamaz.  Çünkü burada ana karakter hem kendiyle hem de geçmişle yüzleşiyor, hayatındaki bir insanı tanıyor ve şiirsel bir adalet duygusu, şiirsel bir hesaplaşma başlıyor bence burada.

Bir başka köprü örneği ise yine Hamam filminde Francesco’un ölümünden sonra karısının gelip onun bıraktığı şeylere sahip çıktığını öğrendiğimiz sahnede oluyor. Karısı Hamam’ın çatısında oturmuş manzaraya bakarken hemen arkasında Galata köprüsünü görüyoruz. Üstelik Eminönü tarafından bir bakış bu. Bu bakış açısının da taşıdığı bir anlam olduğunu düşünüyorum. Bunun için Orhan Pamuğun kitaplarından örnek vermek lazım bence, çünkü Orhan Pamuk kitaplarında İstanbul’u anlatırken hep Cihangir yakasında anlatır, yani Eminönü kısmına uzaktan beklide Eski Yarım Adaya bir Avrupalı gözüyle bakar, biraz yukarıdan ve biraz oryantalist. Yani İstanbul’u dillendiren yaka iki ana köprüden çok daha eskiye, İstanbul’un küçük köprülerinin omuzlarına çökmüş bir anlamı ifade eder Doğu-Batı Orhan Pamuk için. Eminönü yakası çok daha geleneksel ve eskiyken, Çihangir, Takisim tarafı daha yukarıda, daha modern bir yapının parçasıdır. İşte bu yüzdendir ki bence, Hamam filminin son sahnesinde Eminönü tarafından bakılan İstanbul çok daha derin bir anlamı ifade etmektedir. Çünkü artık ne Francesco ne de karısı İstanbul için “öteki” değildir. Orhan Pamuk’un Kara Kitabından, Beyaz Kale kitabından,  İstanbul kitabından çok başka bir yerdedir kamera, bize bakanlara bir bakışı temsil eder. Biraz daha İstanbul’dur aslında o bakış. Her ne kadar konum olarak Eski Yarım Ada Batı’ya daha yakın olsa da, düşsel bir yakınlığı kuran edebi zümre, karşıda daha yüksek bir yerlerden bakmakta o yarım adaya.

 

Nostalji

Hamam filminde İstanbul ile ilgili olarak değinilen bir başka temada nostalji kavramı. Kelime anlamı olarak “geçmiş severlik” olarak ifade edebiliriz. Örneğin Türk Dil Kurumunun sitesinde nostalji kelimesinin Türkçe karşılığına baktığınız zaman; 1. Yurt özlemi, yurtsama,  2. Geçmiş bir zamana duyulan aşırı bir özlem, gibi açıklamalar çıkıyor. Bu noktada Hamam filmindeki mektup sahneleri için, Francesco’nun teyzesinin odasına yerleşmesi için, onun eşyalarına karşı göstermiş olduğu özen için nostalji kelimesini kullanmak ne kadar doğru olur bilemiyorum. Çünkü kendine ait olmayan bir geçmiş duyduğu bir özlemdense, geçirilmiş yıllara karşı bir saygı, bir istek, belki de o yılları anlayan ve aynı hislere sahip olmanın sonucundaki bir hissiyat var ortada. Ancak Hamam filminde, filmin adından da anlayabileceğimiz çok ciddi bir nostaljik öğe var ki o da Hamam’ın kendisi. Eski, yıkık dökük, rutubetli bir yerin yeniden restore edilmesiyle hayata geçmesi, kullanılır hale gelmesiyle, çok eski bir geleneğin yaşayan bir gelenek haline gelmesine şahit oluyoruz. Bir de hiç yüzünü görmediğimiz, ama varlığını tam anlamıyla hissettiğimiz teyzenin arada duyduğumuz sesi bizi bu nostaljiyi yaşamaya itiyor.  

Film ile ilgili olarak bir başka nostaljik öğe ise, Francesco’nun İstanbul’a ilk geldiğinde, teyzesinin yanında çalışan aile tarafından İstanbul’u gezdirilmesi. Geleneksel Türk misafir perverliğini gösteren bir şekilde bir “yabancıya” İstanbul’u gezdirirler, Boğazı, Eminönünü, İstanbul’un meşhur yerlerini görürüz. Bu da İstanbul’a karşı bir nostaljikliktir. Bence bu da bir oryantalist bir bakış, çünkü İstanbul’un sadece görülmeye değer sanılan yerleri buralar. İstanbul’a yeni gelen her turistin görmek istediği ve İstanbul’u buralardan ibaret bildiği yerler. Yani tarihi Yarım Ada ve çevresi belki biraz Taksim.

Filmde geçmişe duyulan özlem öte, o duygunun kendisine duyulan bir nostaljiden bahsetmemiz gerekiyor bence. Francesco’nun teyzesinin odasına ilk girdiği andan itibaren, karanlık kasvetli, biraz tozlu bir yerde içeriye bir flaneur gibi girişimizle, o nostaljinin parçası oluyoruz. Francesco teyzesinin eşyalarına dokunuyor, o eski eşyalarda teyzesini arıyor ve çok sonra mektuplara ulaşıyor. İşte o mektuplarla birlikte bizde bir geçmişe yolculuk yapmaya başlıyoruz. Teyzesinin geçmişte içinde açılan yaralara ulaşıyor, İstanbul’u onun algısından dinlemeye başlıyoruz. İstanbul’dan bahsederken, kokusunun, dokusunun, seslerin, insanların göründüğünden çok daha farklığını olduğun, rüzgârın yüzüne vurduğunda onu yaşanır kıldığını, nefes aldığını hissettiğinden bahsediyor. Yani artık kendini İstanbul’u bir İstanbullu gibi algılıyor, belki de gerçek bir İstanbullu oluyor. Günlük hayatın karmaşasından uzak, telaşsız bir İstanbul’u keşfetmenin verdiği bir zevk ile İstanbullu oluyor. Farklı bir dinden, farklı bir dilden geldiği bu yerde kendini ev sahibi gibi hissedecek şekilde bir mülk sahibi oluyor ve bunu ötesinde hamamın günlük düzeninde o ev sahibi olmanın verdiği rahatlıkla hamamdakilerle dalga geçecek kadar İstanbullu bir iş kadını oluyor.

Filmde bir başka nostaljik yan ise, dar, küçük İstanbul sokakları oluyor. Hamamın bulunduğu ve aynı zamanda da evlerinin bulunduğu sokakta herkes birbirini tanıyor, birbiriyle haberleşiyor. Bir haber kulaktan kulağa yayılmak yerine, camlardan yüksek sesle bir oradan bir buradan saniyeler içinde duyuluyor. Yani bir sokak nostaljisi yaşanıyor filmde. Bununda bir özlemden değil de, daha çok bir eleştiriden ortaya çıktığını düşünüyorum ben. Çünkü küçük sokak kültüründe vardır bu şekilde haberleşme, herkes bir birini tanıyordur, bir birinin hayatından haberdardır,  mahalle baskısı da bu sebeple ortaya çıkmış, insanların kendilerini bir şekilde “aman komşu ne der?” diye dizginlemesi de bundan kaynaklanmaktadır.

Bu filmdeki bence son nostaljik olgu ise Francesco’nun karısının yıkık dökük bir binanın içine girişi ve orada karşılaştığı kadının yanında sigara içtikten sonra ayrılması. O kadar eski ve sanki yıkılmak üzere olan bu binada kadın sanki geçmişle vedalaşır, yağmur şiddetle yağmaktadır ve oraya sığınır, işte bir geçmişin kapanışı bence bu sahnede yatmakta.

Hüzün- Keyif

Hamam filmi tıpkı adında da olduğu gibi hem hüznü hem de keyfi içinde barındırıyor.  Çünkü eski hamam kültürüne baktığımız zaman hamam yıkanmak için bir araya gelinen bir yer olmanın dışında, kadınlar için eğlencenin de anlamını ifade etmekteydi. Kadınlar bir araya gelip, şarkılı eğlenceler düzenlerler aynı zamanda gelinlik kızlarda görücüye çıkardı. Bu anlamda da hamam daima temizliği ve eğlenceyi çağrıştıran bir yapısı vardır.

Hamam kültürü ya da hamam sefası Batı medeniyetleri tarafından daima dikkat çekmiş, merak edilmiş bir gelenektir. Bu noktada da hamama karşı duyulan bu ilgiyi de oldukça oryantalist buluyorum.  Filmin başından itibaren önyargılarla ifade edilen İstanbul’un bir başka kültürel yapısı olan hamamlara ve hamamın kendisine de oryantalist bir bakış olduğunu, bunun irdelendiğini düşünüyorum.

Hamamın bu oryantalist temsilinin yanında, Francesco ve aşığı için bir sığınak olduğunu filmin ilerleyen dakikalarında görüyoruz. Hamamın faaliyete geçmesiyle birlikte, onlar içinde bir sürgün yeri, sığınağı ifade eden, yuvarlak kubbesiyle bir ana rahmi gibi onlara sahip çıkan bu hamam toplum içinde kendilerini sessiz bir hüznün ve “ötekiliğin” içine hapsediyorlar.

Orhan Pamuğun İstanbul kitabında Hüzün ile ilgili olarak Kuran’dan başlayan, tasavvufa kadar uzanan bir yolculuk ve İstanbul’un hüzün yanlarını, melankolik yanlarını bulmak hiç de zor değil. Bir çocuğun gözünden, çocukluğuna ait kaybolmuşluğu, eskiyen ve bu yüzden yıkılan binaların yerine yapılan yeni –modern- binaların hüznü var o satırlarda. İstanbul’u siyah-beyaz bir anlatım tarzıyla anlatan Pamuk, belki de Hamam filmindeki Teyze’nin İstanbul’unu da satırlarına yansıtıyor. Çünkü teyze içinde önceleri sadece bir sığınak olan ve hüznü ifade eden şehir, çok sonraları kendini bulduğu bir tapınak haline geliyor.

 

Engin F. Işın’ın The Soul of a City: Hüzün, Keyif, Longing makalesinde Orhan Pamuk’un İstanbul’dan bahsederken İstanbul’un ruhunu hüznünün ifade ettiğinden bahseder. Bir melankoliden, hüzünden, geleneklerden, aidiyet duygusundan, çocukluk hayallerinden bahseder. Ancak bunlar daha önce de söylediğim gibi İstanbul’un bir farklı kıyısından çıkan çığlıkların sesleridir. Daha yüksek bir yerden yankılanmakta, zamanla batı etkisinde kalınmış, İstanbul’a bir ötekinin gözüyle yaşanılan bir hüznün ifadesi bunlar. Francesco’nun da İstanbul’a ilk geldiğinde ve kendini çok sonra buraya ait hissettiğinde de yaşadığı hüzün çok benzer bir hüzün aslında.

Filmin sonunda Francesco’nun karınsın hamamın çatısında, sırtını hamama dayayaraktan, İstanbul’u da arkasına alıp, kocasından kalan mirasa sahip çıkışı da aslında bir yeni hüznün başlangıcı bence. Çünkü aslında sahip olmak istemediği bir şey zaman içinde onu içselleştirerek sahip olan bir kadının, hem kaybetmişliği, hem de yeni bir hayatı kazanışı, geçmişini silişi belki de kocasını her şeye rağmen affedişi var orada.

Sonuç olarak, birçok filme ev sahipliği yapmış olan İstanbul, ister bir Türk yönetmenin isterse de bir yabancı yönetmenin bakış açısı olsun daima içinde bir hüznü, nostaljiyi, melankoliyi, geçmişi barındırıyor. En eğlenceli sahnelerde dahi İstanbul’un bir karanlık ağırlığı oluyor. Kültürlerin çok karışık bir şekilde var olduğu bir yer olduğundan belki de insanı içine alan bir yapısı var. Hamam filminde de oryantalist bir bakışın, İstanbul’u anlatan yanıyla birlikte, İstanbul’a duyulan hayranlığın birleşmesi sonucunda yeni bir İstanbulluluk ortaya çıkıyor bence. Çünkü kabul edilmek istenen bir İstanbul’dan bahsediliyor, acımasız ve karanlık yüzünün yanı sıra, vazgeçilmesi zor, tarihi bir medeniyet beşiği İstanbul. Yani hüznün yüzü “İSTANBUL”…

 

Kaynakça

  • Pamuk, Orhan. 2006. İstanbul Hatıralar ve Şehir. Yapı Kredi Yayınları. İstanbul
  • Bayrakdar, D. & Akçalı, E. 2010. ‘Istanbul Convertible: A Magic Carpet Ride  Genres’, Orienting Istanbul Cultural Capital of Europe?, Routledge, pp. 165-178
  • Özgüven, F. 2004–2007. İstanbul'da Sinema, Sinemada İstanbul. Voyvoda Caddesi Toplantıları.
  • Işın, F. E. 2010 ‘The Soul of a City: Hüzün, Keyif, Longing’, Orienting Istanbul Cultural Capital of Europe?, Routledge, pp.35-51
  • Balan, Canan. 2006. ‘Film İmgelerinin Göçü’, Türk Film Araştırmalarında Yeni Yaklaşımlar V, İstanbul: Bağlam Yayınları
  • Göktürk, D. 2010. ’Projecting Polyphony: Moving Images, Travelling Sounds’, Orienting Istanbul Cultural Capital of Europe?, Routledge, pp. 178-201
  • Göktürk, Deniz, Levent Soysal, 2010. Orienting Istanbul Cultural Capital of Europe?, Routledge,

 

Bülten kaydı için tıklayınız